Selin
New member
[TEOG’dan Önce Ne Vardı? Eğitim Sistemi Üzerine Bir Bilimsel Değerlendirme]
Türk eğitim sistemi, sürekli değişim ve yeniliklerle şekillenen dinamik bir yapıya sahiptir. Ancak son yıllarda sıkça tartışılan bir konu, 2013-2018 yılları arasında uygulanan Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınavının yerini alan sınav sisteminin öncesinde nasıl bir yapı olduğudur. TEOG’dan önce uygulanan sistemin nasıl işlediğini, hangi eğitim politikalarıyla şekillendiğini anlamak, eğitim sisteminin evrimine dair derinlemesine bir bakış açısı geliştirmemizi sağlar. Bu yazıda, önceki sınav sisteminin bilimsel bir yaklaşımla analizini sunacak, bu değişimlerin eğitimdeki etkilerini değerlendireceğiz.
[Sınav Sistemi Değişimi: Tarihsel Arka Plan ve Eğitim Politikaları]
TEOG’dan önce, 1990’lı yıllarda Türkiye’de öğrencilerin ortaöğretime geçişi için uygulanan sistem oldukça farklıydı. Özellikle, 1997’de yapılan eğitim reformuyla birlikte, 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim uygulanmaya başlanmış ve öğrencilerin ortaöğretime geçişinde bir dizi merkezi sınav yöntemine geçilmiştir. 1999 yılı itibarıyla ilköğretim okullarının 8. sınıfında yapılan Ortaöğretim Kurumları Seçme Sınavı (OKS), bu dönemin temel geçiş sınavıydı. OKS, öğrencilere lise eğitimine geçiş hakkı tanıyacak tek sınav olarak önemli bir yer tutuyordu.
OKS’nin işleyişine baktığımızda, sınavın öğrencilerin genel akademik başarılarını değerlendiren ve ortaöğretime geçişte belirleyici olan bir araç olduğunu görmekteyiz. Ancak OKS, çok sayıda eleştiriyi de beraberinde getirmiştir. Genellikle sınavın, öğrencilerin sadece belli bir tür bilgiye odaklanmasına yol açtığı, eleştirel düşünme becerilerinin gelişimini sınırladığı ve stres yaratıcı bir unsur olarak algılandığına dair pek çok araştırma bulunmaktadır. (Güler, 2008; Demirtaş, 2015).
[Kadınların Sosyal Etkileri ve Erkeklerin Veri Odaklı Yorumları]
Kadınların eğitimdeki rolü, genellikle daha empatik ve sosyal etkilere odaklanan bir perspektiften ele alınır. OKS dönemi, genellikle toplumsal cinsiyet eşitliği açısından da dikkat çekici etkiler yaratmıştı. Kadın öğrenciler, sınavın stresli yapısına karşı daha fazla zorlanmakta ve sosyal çevrelerinde genellikle daha büyük bir baskı hissetmektedirler. Birçok kadın eğitimci, kadın öğrencilerin akademik başarılarının daha çok ailevi ve toplumsal sorumluluklarla, öğretmen-öğrenci ilişkileriyle şekillendiğini ve bu faktörlerin sınav başarısını etkilediğini belirtmektedir.
Erkek öğrenciler ise genellikle daha analitik bir yaklaşım sergileyerek sınavın veri odaklı yönlerine odaklanmışlardır. Erkeklerin testlere yönelik daha stratejik bir yaklaşım geliştirdiği ve bu sınav sisteminin onlara avantaj sağladığına dair veriler bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, erkeklerin OKS’de daha yüksek başarı elde etme oranı, genellikle bilişsel stratejiler ve çözüm odaklı yaklaşımlar geliştirmeleri ile ilişkilendirilmektedir (Güler, 2008).
Her iki cinsiyetin farklı bakış açılarını dengelemek, sınav sisteminin daha kapsayıcı ve eşitlikçi bir hale getirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Okulda alınan akademik eğitim ile birlikte, sınavların farklı bireylerin gelişim süreçlerini farklı şekilde etkilediği, toplumsal ve psikolojik bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
[TEOG Döneminin Başlaması: Eğitimdeki Evrim ve Yeni Yaklaşımlar]
2000’li yılların başında, OKS yerine yeni bir geçiş sınavı modeline geçiş yapılması planlandı ve bu doğrultuda 2006 yılında ilköğretim ve ortaöğretim arasındaki geçişi belirleyecek olan SBS (Seviye Belirleme Sınavı) sistemi devreye girdi. SBS, çoklu seçmeli sorulardan oluşan bir sınavdı ve öğrencilere belirli bir meslek ya da okul türüne yönlendiren bir yapıdaydı. Bu model, sınavın daha eşitlikçi ve kapsayıcı bir yapıya bürünmesini amaçlasa da, yine de okulların niteliği ve bölgeler arası eğitim eşitsizlikleri gibi unsurların etkisiyle çeşitli eleştiriler aldı.
Sonunda, 2013 yılında TEOG sınavı uygulanmaya başlandı ve bu, eğitimin her aşamasında daha fazla standardizasyon ve merkeziyetçilik getiren bir dönemin başlangıcıydı. TEOG sınavının avantajı, daha kapsamlı bir değerlendirme yapması ve sınav sonucunun okul türü seçiminde belirleyici rol oynamasıydı. Ancak, bu sınav da farklı sosyal çevrelerdeki öğrenciler üzerinde eşitsizlik yaratma potansiyeline sahipti.
[Veri Odaklı Sistemden, İnsan Odaklı Yaklaşımlara: Eğitimde Gelecek Ne Olacak?]
Bilimsel bir yaklaşımla, eğitimdeki sistem değişikliklerinin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü anlamak için sürekli izleme ve veriye dayalı analizler gerekmektedir. Eğitim sisteminin geçmişteki evrimini ve bu süreçteki değişiklikleri analiz etmek, mevcut yapıyı eleştirel bir gözle değerlendirmemize olanak tanır.
Bugün geldiğimiz noktada, TEOG’dan sonra uygulamaya giren LGS (Liseye Geçiş Sınavı), geçmişteki sistemlere oranla daha esnek bir yapıyı hedeflese de, yine de sınavın öğrenciler üzerinde yarattığı baskı ve stres gibi olumsuz etkilerden kaçınılması gerektiği, eğitim bilimcilerinin en büyük eleştirisi olmaktadır.
Peki, gelecekte eğitimde daha insan odaklı bir model nasıl şekillenecek? Veriye dayalı sistemlerin sınav ve değerlendirme süreçlerinde oluşturduğu eşitsizlikleri nasıl aşabiliriz? Eğitimde empatiyi, adaleti ve eşitliği nasıl daha fazla ön plana çıkarabiliriz?
Bu sorular, eğitimdeki değişimi anlamak ve geleceğe yönelik daha kapsayıcı çözümler üretmek adına önemli bir tartışma başlatacaktır.
Türk eğitim sistemi, sürekli değişim ve yeniliklerle şekillenen dinamik bir yapıya sahiptir. Ancak son yıllarda sıkça tartışılan bir konu, 2013-2018 yılları arasında uygulanan Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınavının yerini alan sınav sisteminin öncesinde nasıl bir yapı olduğudur. TEOG’dan önce uygulanan sistemin nasıl işlediğini, hangi eğitim politikalarıyla şekillendiğini anlamak, eğitim sisteminin evrimine dair derinlemesine bir bakış açısı geliştirmemizi sağlar. Bu yazıda, önceki sınav sisteminin bilimsel bir yaklaşımla analizini sunacak, bu değişimlerin eğitimdeki etkilerini değerlendireceğiz.
[Sınav Sistemi Değişimi: Tarihsel Arka Plan ve Eğitim Politikaları]
TEOG’dan önce, 1990’lı yıllarda Türkiye’de öğrencilerin ortaöğretime geçişi için uygulanan sistem oldukça farklıydı. Özellikle, 1997’de yapılan eğitim reformuyla birlikte, 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim uygulanmaya başlanmış ve öğrencilerin ortaöğretime geçişinde bir dizi merkezi sınav yöntemine geçilmiştir. 1999 yılı itibarıyla ilköğretim okullarının 8. sınıfında yapılan Ortaöğretim Kurumları Seçme Sınavı (OKS), bu dönemin temel geçiş sınavıydı. OKS, öğrencilere lise eğitimine geçiş hakkı tanıyacak tek sınav olarak önemli bir yer tutuyordu.
OKS’nin işleyişine baktığımızda, sınavın öğrencilerin genel akademik başarılarını değerlendiren ve ortaöğretime geçişte belirleyici olan bir araç olduğunu görmekteyiz. Ancak OKS, çok sayıda eleştiriyi de beraberinde getirmiştir. Genellikle sınavın, öğrencilerin sadece belli bir tür bilgiye odaklanmasına yol açtığı, eleştirel düşünme becerilerinin gelişimini sınırladığı ve stres yaratıcı bir unsur olarak algılandığına dair pek çok araştırma bulunmaktadır. (Güler, 2008; Demirtaş, 2015).
[Kadınların Sosyal Etkileri ve Erkeklerin Veri Odaklı Yorumları]
Kadınların eğitimdeki rolü, genellikle daha empatik ve sosyal etkilere odaklanan bir perspektiften ele alınır. OKS dönemi, genellikle toplumsal cinsiyet eşitliği açısından da dikkat çekici etkiler yaratmıştı. Kadın öğrenciler, sınavın stresli yapısına karşı daha fazla zorlanmakta ve sosyal çevrelerinde genellikle daha büyük bir baskı hissetmektedirler. Birçok kadın eğitimci, kadın öğrencilerin akademik başarılarının daha çok ailevi ve toplumsal sorumluluklarla, öğretmen-öğrenci ilişkileriyle şekillendiğini ve bu faktörlerin sınav başarısını etkilediğini belirtmektedir.
Erkek öğrenciler ise genellikle daha analitik bir yaklaşım sergileyerek sınavın veri odaklı yönlerine odaklanmışlardır. Erkeklerin testlere yönelik daha stratejik bir yaklaşım geliştirdiği ve bu sınav sisteminin onlara avantaj sağladığına dair veriler bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, erkeklerin OKS’de daha yüksek başarı elde etme oranı, genellikle bilişsel stratejiler ve çözüm odaklı yaklaşımlar geliştirmeleri ile ilişkilendirilmektedir (Güler, 2008).
Her iki cinsiyetin farklı bakış açılarını dengelemek, sınav sisteminin daha kapsayıcı ve eşitlikçi bir hale getirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Okulda alınan akademik eğitim ile birlikte, sınavların farklı bireylerin gelişim süreçlerini farklı şekilde etkilediği, toplumsal ve psikolojik bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
[TEOG Döneminin Başlaması: Eğitimdeki Evrim ve Yeni Yaklaşımlar]
2000’li yılların başında, OKS yerine yeni bir geçiş sınavı modeline geçiş yapılması planlandı ve bu doğrultuda 2006 yılında ilköğretim ve ortaöğretim arasındaki geçişi belirleyecek olan SBS (Seviye Belirleme Sınavı) sistemi devreye girdi. SBS, çoklu seçmeli sorulardan oluşan bir sınavdı ve öğrencilere belirli bir meslek ya da okul türüne yönlendiren bir yapıdaydı. Bu model, sınavın daha eşitlikçi ve kapsayıcı bir yapıya bürünmesini amaçlasa da, yine de okulların niteliği ve bölgeler arası eğitim eşitsizlikleri gibi unsurların etkisiyle çeşitli eleştiriler aldı.
Sonunda, 2013 yılında TEOG sınavı uygulanmaya başlandı ve bu, eğitimin her aşamasında daha fazla standardizasyon ve merkeziyetçilik getiren bir dönemin başlangıcıydı. TEOG sınavının avantajı, daha kapsamlı bir değerlendirme yapması ve sınav sonucunun okul türü seçiminde belirleyici rol oynamasıydı. Ancak, bu sınav da farklı sosyal çevrelerdeki öğrenciler üzerinde eşitsizlik yaratma potansiyeline sahipti.
[Veri Odaklı Sistemden, İnsan Odaklı Yaklaşımlara: Eğitimde Gelecek Ne Olacak?]
Bilimsel bir yaklaşımla, eğitimdeki sistem değişikliklerinin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü anlamak için sürekli izleme ve veriye dayalı analizler gerekmektedir. Eğitim sisteminin geçmişteki evrimini ve bu süreçteki değişiklikleri analiz etmek, mevcut yapıyı eleştirel bir gözle değerlendirmemize olanak tanır.
Bugün geldiğimiz noktada, TEOG’dan sonra uygulamaya giren LGS (Liseye Geçiş Sınavı), geçmişteki sistemlere oranla daha esnek bir yapıyı hedeflese de, yine de sınavın öğrenciler üzerinde yarattığı baskı ve stres gibi olumsuz etkilerden kaçınılması gerektiği, eğitim bilimcilerinin en büyük eleştirisi olmaktadır.
Peki, gelecekte eğitimde daha insan odaklı bir model nasıl şekillenecek? Veriye dayalı sistemlerin sınav ve değerlendirme süreçlerinde oluşturduğu eşitsizlikleri nasıl aşabiliriz? Eğitimde empatiyi, adaleti ve eşitliği nasıl daha fazla ön plana çıkarabiliriz?
Bu sorular, eğitimdeki değişimi anlamak ve geleceğe yönelik daha kapsayıcı çözümler üretmek adına önemli bir tartışma başlatacaktır.